Biz eskiden çok zengindik!

Biz eskiden çok zengindik. Bütün yaz tatilimiz boyunca, sabah köründen-gecenin içine “Artık eve gellll!” çığlıklarına kadar oyun oynayan tüm çocuklar gibi.

Bahçeye çıkardık her gün, çünkü bahçemiz vardı. Mahalleye yeni gelen tıfıl oğlanları, daha irice ve eski olanlara kırdırdığımız o eski yazlarda, öğle yemeği niyetine yediğimiz beyaz ekmek o zaman yararlı bir şeydi. İçine konan domatesin ıslattığı, beyaz peynirin tadını anımsamayan var mıdır aranızda? Sanmam:) O yüzden, şimdi uçaklarda verilen sandviçlerin, terlemesinden müzdarip ışık hızıyla hostese geri verilmeye çalışılmasını da hiç anlamam.

O zamanlar güneş henüz zararlı değildi:) Hatta, “Bacaklarınız kuvvetlensin çıkıp oynayın!” diye dışarı kovalanırken, güneşin faydaları bir-bir sayılıp dökülürdü ev büyükleri tarafından. Bacaklarımız kuvvetlendi elbet, dut ağacı senin – erik ağacı benim en kötüsü at kestanesi ağaçlarındaki kestaneleri dökebilmek için, tabana kuvvet…Nasıl kuvvetlenmesin ki? Isırgan otunu, beğendiği kızın bacağına atmak suretiyle intikam! alan küçük erkek çocuklarından kaçabilmek ne kadar kuvvet ister hatırlıyor musunuz? Hey – hey! Bugün böyle koşabiliyorsam, işte o tıfılların eseriyim.

Bir yerde okumuştum ”Kadın dediğinin dizi, dökme mermer sütun gibi olur” diye. O anda bende bir yıkılma, bir kendini yerden-yere atma isteği 🙁 Diz mi dediniz? Delinmemiş tek noktası kalmamış, en az 4 dikiş izi, 2 yumru, yüzeyi zımpara düzlüğünde bir çıkıntı:( Bu mu diz? Bu mu kadınlık? Ondan sonra gelsin botoxlar, gitsin detoxlar 🙂 Diz’den başlayacak güzelliğimiz hiç başlayamamış ki bizim, kariyerimizi taa 6 yaşında kaybetmişiz. Bu acı ile kimse bana diz-miz demesin!

Ağaçtan üsturuplu düşme sanatını 6 yaş itibariyle öğrenenler adına, çok kırık-çıkık vakamız yok şükür, ama bu öğretiyi hayatta başımıza gelen düşme durumlarında da uygulayabilseydik ne güzel olurdu 🙂 Kader-kısmet 🙁

Tatil dediğin, Marmara Adası’na gidildiğinde, hafta sonu gelen “Babalar Vapuru’nu beklemekti” iskelede. En yakışıklı sizin babanızsa, havanızdan geçilmezdi. Hele de İstanbul’dan bir et bebek varsa o gelen çantada. Tatil, çay bahçelerinde içilen ada çayıydı, akşam üstü kıymalı pideleriydi. Yaşı biraz büyümüşler için, adına “Disco” denilen, üzeri sazlıkla kapalı, bira fıçılarından oluşmuş masalarda, cin fiz içmekti harçlığınıza gore. Adı: “Dallas” konulmuş bir discodan beklenti neydi tam olarak bilmiyorum ama, oraya gidebilmek için duyulan heyecanı, sol böbreğime değişirim onu biliyorum.

Anneler mayo giydirmezdi küçük kızlara karınları ağrımasın diye ama kendileri hep giyerdi. Sanırım o zengin günlerimizde, annelerin bikini giymeleri de çok uygun değildi. Zaten kristal taşlarla, simlerle süslenmiş pareoları da yoktu o annelerin. Güneş yağı niyetine kullanılan, kakao yağını en az 5 kere yeme girişimim sonucunda da karnım hep ağrıdı maalesef bikini de fayda etmedi:(

İştahsız çocuklara, denizin içinde türlü şebeklikler yapılarak yemek yedirmeye çalışan anne çocukları ne hissederdi bilmiyorum ama büyüyünce, en çok onlar karpuzları denizde soğutarak yemişler öyle duydum 🙂

Sonra, tatil biterdi. Salya-sümük ağlardık ilk yaz aşklarımızdan ayrılırken. Eve dönerdik. Kırtasiye alışverişleri başlardı, okula hazırlanırdık. Eylül gelirdi.

Eylül gelsin…

Yapriko – İstanbul (ama kalben Marmara Adası’nda)

http://www.youtube.com/watch?v=3BIZul65WOI

ADAA

 

 

 

 

Author: yaprak

Share This Post On